Hepimiz illa ki patates püresi yapmışızdır... Ama hazır Salçalı Rosto tarifini vermişken, yanında püre tarifi vermemek bir eksiklik duygusu yarattı bende. "Ben" dedim, "yine de şu püre tarifini vereyim. Hem sakız gibi, lezzetli pürenin püf noktalarını da yemek dostlarımla paylaşmış olurum"...
Patates püresi için ihtiyacınız olanlar: Patates, biraz süt, limon, tereyağ,tuz ve karabiber.
Tabii ki, öncelikle patatesleri haşlayacaksınız. Yalnız, haşlarken patateslerin fazla haşlanıp dağılmamasına, kabuklarının ayrılmamasına özen gösterin. Aksi taktirde, patateslerin içine su kaçar ve pürenin lezzetini olumsuz etkiler. Bazıları, patates püresi yaparken patatesleri doğrayarak haşlıyor. Fakat ben bu yöntemi tavsiye etmiyorum. Dediğim gibi, patateslerin suyla teması pürenin kıvamını ve lezzetini azaltıyor.
Patatesler haşlandıktan sonra, püreyi mümkün olduğunca kısa sürede yapmalısınız. Patatesleri ne kadar sıcakken ezerseniz, o kadar kıvamlı bir püre elde edersiniz. Elinizin dayandığı kadar sıcaklıkta patatesleri soyarak derince bir kaba alın. Üzerine biraz süt ekleyin; sütün miktarını şu şekilde ayarlayabilirsiniz: her bir orta boy patates için 1 çorba kaşığı kadar süt ekleyebilirsiniz. Ayrıca, 5 -6 damla kadar limon ekleyin; ama daha fazla limondan kaçının. Tabii ekşi bir püre yapmak istiyorsanız, o ayrı... Her bir orta boy patates başına bir tatlı kaşığı kadar tereyağ ekleyin. Ve son olarak tuz ve karabiber ekleyin ve patatesler hala sıcakken karışımı ezip püreyi yapmaya başlayın. Belirtmeye gerek var mı, bilemiyorum ama tercihen mikser kullanırsanız karıştırmanız daha kolay olacaktır. Karışım sakız gibi oluncaya kadar ezmeye devam edin, içinde herhangi bir pütür, ezilmemiş patates parçası kalmasın. Püreyi bu şekilde, sıcakken yaparsanız ve iyice ezerseniz, son derece kıvamlı kaşıktan uzayan bir püre elde edersiniz.
Püreyi ısıtmanız gerekirse, size tavsiyem ben mari usulü ısıtmanızdır. Püreyi doğrudan ateş üzerine koyarak ısıtmaktansa, içinde kaynamakta olan su bulunan bir kabın üzerine koyacağınız başka bir kapta püreyi ısıtırsanız (yani, ben mari usulü), ilk hazırladığınızdaki lezzete yakın bir lezzet elde edebilirsiniz.
Servis yaparken, pürenin üzerine ya da kenarlarına çok ince kıyılmış maydanoz eklerseniz hoş bir tasarım elde edersiniz. Tabii, rostonun salçasından üzerine gezdirmeyi de unutmayın!
Afiyet, şeker, bal olsun!
10 Kasım 2009 Salı
8 Kasım 2009 Pazar
"Rosto Pişirmek Zor" mu dediniz?
Rosto... Misafirlerinize sunabileceğiniz son derece "klas" bir yemek. Pişirmesi zor zannediyorsanız da, yanılıyorsunuz. Son derece basit bir tarifle, misafirlerinizden 10 üzerinden 10 alabilirsiniz. Yalnız, unutmamanız gereken önemli bir püf noktası: eti haşladıktan sonra en az bir gece boyunca buzdolabında bekletmeniz gerekecek, bu nedenle hazırlığa bir gün önceden başlamanız gerekiyor.
Rosto pişirirken kullanacağınız et, nuar adı verilen bütün bir parçadır. Kasapta "nuar" diyerek kolayca satın alabilirsiniz. Yalnız, eti alırken dikkat etmeniz gereken bir husus var: nuarın dışında zar gibi bir tabaka olur ve kasaplar bu zarı temizlemeye meyillidir. Eti, bu zarı temizletmeden alırsanız, pişirirken dağılmaz.
Misafirlerinizin sayısına göre küçük bir nuar ya da büyük bir nuarın yarısını (en fazla 3 - 4 kişiye servis için yeterli) ya da kalabalık iseniz bir büyük nuarın tamamını alabilirsiniz.
Eti pişirmeye başlamak için, düdüklü tencerenizin dibine biraz sıvı yağ koyun. Yağ iyice kızınca nuarın her tarafını bu yağda kızartın. Yağ tam kızmadan eti koyarsanız ve bir yüzü tam pişmeden eti çevirmeye çalışırsanız, et tencereye yapışır. Bu nedenle, yağı iyice kızdırmaya ve etin bir yüzü pişinceye kadar sabretmeye özen gösterin. Etin her tarafını iyice kızarttıktan sonra, etin üzerini kapatıp 1 - 2 parmak da aşıncaya kadar üzerini suyla doldurun. Suyun içine 4 -5 adet tane karabiber ve arzu ettiğiniz kadar biberiye koyun. Biberiye rostoya gerçekten çok yakışıyor, bu nedenle şiddetle tavsiye ederim. Haşlarken ete tuz atmazsanız daha iyi olur, et pişerken tuz attığınızda etin sertleşme riski vardır.
Düdüklünün kapağını kapatıp 40 dk - 1 saat kadar haşlayın.
Nuar haşlandıktan sonra, soğumasını bekleyin ve buzdolabına koyun. Nuarı rosto olarak pişirmeden önce bir gün (ya da bir gece) boyunca buzdolabında bekletmelisiniz.
Ertesi gün, rostoyu pişirmeniz sadece yarım - bir saat sürecek. Haşlamış olduğunuz rostoyu buzdolabından çıkarıp yarım - 1 parmak kalınlığında dilimler halinde doğrayın ve yayvanca bir tencereye alın. Dilimlerin fazla üst üste binmemesine özen gösterin. Salçalı rosto pişirmek için, domates salçası ile haşlama etin suyunu bir kapta ezin; sos haline getirin. Biraz tuz atın ve bu sosu etlerin üzerine yayın. Daha sonra kısık ateşte salça soslu eti yarım saat kadar pişirin. Ve leziz rostonuz servise hazır!
Pirinç pilavı veya patates püresi ile servis edebilirsiniz.
Servis yaparken, pilavın ya da patates püresinin üzerini azıcık salça sosu ile renklendirip süslemeyi unutmayın.
Bu tarifi deneyeceğinizden eminim!... Herkese afiyet olsun!
Rosto pişirirken kullanacağınız et, nuar adı verilen bütün bir parçadır. Kasapta "nuar" diyerek kolayca satın alabilirsiniz. Yalnız, eti alırken dikkat etmeniz gereken bir husus var: nuarın dışında zar gibi bir tabaka olur ve kasaplar bu zarı temizlemeye meyillidir. Eti, bu zarı temizletmeden alırsanız, pişirirken dağılmaz.
Misafirlerinizin sayısına göre küçük bir nuar ya da büyük bir nuarın yarısını (en fazla 3 - 4 kişiye servis için yeterli) ya da kalabalık iseniz bir büyük nuarın tamamını alabilirsiniz.
Eti pişirmeye başlamak için, düdüklü tencerenizin dibine biraz sıvı yağ koyun. Yağ iyice kızınca nuarın her tarafını bu yağda kızartın. Yağ tam kızmadan eti koyarsanız ve bir yüzü tam pişmeden eti çevirmeye çalışırsanız, et tencereye yapışır. Bu nedenle, yağı iyice kızdırmaya ve etin bir yüzü pişinceye kadar sabretmeye özen gösterin. Etin her tarafını iyice kızarttıktan sonra, etin üzerini kapatıp 1 - 2 parmak da aşıncaya kadar üzerini suyla doldurun. Suyun içine 4 -5 adet tane karabiber ve arzu ettiğiniz kadar biberiye koyun. Biberiye rostoya gerçekten çok yakışıyor, bu nedenle şiddetle tavsiye ederim. Haşlarken ete tuz atmazsanız daha iyi olur, et pişerken tuz attığınızda etin sertleşme riski vardır.
Düdüklünün kapağını kapatıp 40 dk - 1 saat kadar haşlayın.
Nuar haşlandıktan sonra, soğumasını bekleyin ve buzdolabına koyun. Nuarı rosto olarak pişirmeden önce bir gün (ya da bir gece) boyunca buzdolabında bekletmelisiniz.
Ertesi gün, rostoyu pişirmeniz sadece yarım - bir saat sürecek. Haşlamış olduğunuz rostoyu buzdolabından çıkarıp yarım - 1 parmak kalınlığında dilimler halinde doğrayın ve yayvanca bir tencereye alın. Dilimlerin fazla üst üste binmemesine özen gösterin. Salçalı rosto pişirmek için, domates salçası ile haşlama etin suyunu bir kapta ezin; sos haline getirin. Biraz tuz atın ve bu sosu etlerin üzerine yayın. Daha sonra kısık ateşte salça soslu eti yarım saat kadar pişirin. Ve leziz rostonuz servise hazır!
Pirinç pilavı veya patates püresi ile servis edebilirsiniz.
Servis yaparken, pilavın ya da patates püresinin üzerini azıcık salça sosu ile renklendirip süslemeyi unutmayın.
Bu tarifi deneyeceğinizden eminim!... Herkese afiyet olsun!
31 Ekim 2009 Cumartesi
Mai Ling... İstanbul'da en sevdiğim Chinese & Sushi
Sevgili Yemek Dostları(m)!...
Bir süredir uzak kaldık, ama bu arada aç kaldık sanmayın!... :)
Bugün size bir yemek tarifi vermeyeceğim... Onun yerine çok sevdiğim, nedense gönülden bağlandığım bir restorandan bahsedeceğim.
Bundan 4 -5 sene önce Sushi'den nefret eden ben, sevgili dostum Onur'un "Sushi kilometre işidir" sözünden yola çıkarak, azimle üzerinde çalışarak bir Sushi-sever oldum. Ayrıca, Chicago'da kardeşimin beni büyük bir hevesle götürdüğü tamamiyle orijinal ve otantik - benim içinse korkunç!- Dim Sum (Çin Brunch'ı diyebiliriz) tecrübesini saymazsak, Uzak Doğu yemekleri de artık benim için ciddi bir merak ve irdeleme konusu.
Hal böyleyken, İstanbul'daki Uzak Doğu restoranları da merak çemberim içine giriyor... Adını vermekten kaçınacağım muhtelif ticari zincirler şeklindeki restoranları denedikten sonra, gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki, İstanbul'da Çin ve Japon yemek kültürü SAÇMA BİR ŞEKİLDE pahalı ve işin gösterişinde olanları fazlasıyla tatmin edecek şekilde CİN CON! Bir dünya kenti olan İstanbul'da artık Çin ve Japon mutfağı bir "lüks" olmaktan çıkmalı, normalleşmeli!
Uzun lafın kısası, gelelim Mai Ling'e...
Mai Ling'i ilk olarak Feneryolu'ndaki eski evime bırakılan broşürü ile tanıdım. Ve, itiraf ediyorum, ilk etapta broşürünü sallamadım! Daha sonra, Kadıköy'e giderken, sağ kol üzerinde (Kızıltoprak'ta) restoran gözüme çarpmaya başladı ve, itiraf ediyorum, "buralarda, hele de böyle bir pasajın içinde Çin ve Sushi restoranının ne işi var" diye düşünüp ikinci etapta da sallamadım! Zavallı ön yargılarımız! :)
Üçüncü etapta, sevgili arkadaşım Birgül'ün tavsiyesi ile, bir Cuma akşamı rezervasyon yaptırmak suretiyle ful çeken restoranda bir akşam yemeği yedik; sonrasında da, yine çok sevdiğim bir arkadaşım Zeynep sayesinde, tabiri caizse müdavimi olduk çıktık. Gönül rahatlığı ile söylüyorum (ve beni tanıyanlar iyi bilirler, kolay beğenmem): Yemekleri çok lezzetli! Üstelik dostlarla gidilebilecek, sıcak, samimi, son derece keyifli bir restoran (ticari zincir şeklindeki donuk ve soğuk Sushi restoranlarının aksine!).
Sushi'lerini denedim. (ABD filmlerine göndermeyle...) YUMMY!
Ana yemeklerini denedim... Kesinlikle YUMMYYY!!! (Sezchuan usulü Dana, Zencefilli Çıtır Tavuk - bunlar benim şu ana kadar tespit ettiğim favorilerim ama daha hepsini deneme fırsatım olmadı!)
Servisleri 10 üzerinden 9,5! (Henüz ismine nail olamadık ama) restoran işletmecisi Çinli beyin son derece düzgün Türkçesi eşliğinde her masa ile tek tek ilgilenmesi de insanın keyfini katmerleyen bir unsur.
Ayrıca, fiyatları da insanın kalbine indiren seviyelerde değil.
Mai Ling... tavsiye ederim! Çin yemeği ve Sushi'den korkanlar, çekinenler, itici bulanlar, "dünyada çiğ balık yemem" diyenler, çatal varken çubuklarla cebelleşmeyi gereksiz bulanlar vs vs vs... Siz de bence en az bir kere uğrayın. Benim gibi önyargıların esiri olup, Mai Ling'in müthiş lezzetlerinden mahrum kalmayın!
MAİ LİNG'E YOLU DÜŞENLERE ŞİMDİDEN AFİYET OLSUN!
Bir süredir uzak kaldık, ama bu arada aç kaldık sanmayın!... :)
Bugün size bir yemek tarifi vermeyeceğim... Onun yerine çok sevdiğim, nedense gönülden bağlandığım bir restorandan bahsedeceğim.
Bundan 4 -5 sene önce Sushi'den nefret eden ben, sevgili dostum Onur'un "Sushi kilometre işidir" sözünden yola çıkarak, azimle üzerinde çalışarak bir Sushi-sever oldum. Ayrıca, Chicago'da kardeşimin beni büyük bir hevesle götürdüğü tamamiyle orijinal ve otantik - benim içinse korkunç!- Dim Sum (Çin Brunch'ı diyebiliriz) tecrübesini saymazsak, Uzak Doğu yemekleri de artık benim için ciddi bir merak ve irdeleme konusu.
Hal böyleyken, İstanbul'daki Uzak Doğu restoranları da merak çemberim içine giriyor... Adını vermekten kaçınacağım muhtelif ticari zincirler şeklindeki restoranları denedikten sonra, gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki, İstanbul'da Çin ve Japon yemek kültürü SAÇMA BİR ŞEKİLDE pahalı ve işin gösterişinde olanları fazlasıyla tatmin edecek şekilde CİN CON! Bir dünya kenti olan İstanbul'da artık Çin ve Japon mutfağı bir "lüks" olmaktan çıkmalı, normalleşmeli!
Uzun lafın kısası, gelelim Mai Ling'e...
Mai Ling'i ilk olarak Feneryolu'ndaki eski evime bırakılan broşürü ile tanıdım. Ve, itiraf ediyorum, ilk etapta broşürünü sallamadım! Daha sonra, Kadıköy'e giderken, sağ kol üzerinde (Kızıltoprak'ta) restoran gözüme çarpmaya başladı ve, itiraf ediyorum, "buralarda, hele de böyle bir pasajın içinde Çin ve Sushi restoranının ne işi var" diye düşünüp ikinci etapta da sallamadım! Zavallı ön yargılarımız! :)
Üçüncü etapta, sevgili arkadaşım Birgül'ün tavsiyesi ile, bir Cuma akşamı rezervasyon yaptırmak suretiyle ful çeken restoranda bir akşam yemeği yedik; sonrasında da, yine çok sevdiğim bir arkadaşım Zeynep sayesinde, tabiri caizse müdavimi olduk çıktık. Gönül rahatlığı ile söylüyorum (ve beni tanıyanlar iyi bilirler, kolay beğenmem): Yemekleri çok lezzetli! Üstelik dostlarla gidilebilecek, sıcak, samimi, son derece keyifli bir restoran (ticari zincir şeklindeki donuk ve soğuk Sushi restoranlarının aksine!).
Sushi'lerini denedim. (ABD filmlerine göndermeyle...) YUMMY!
Ana yemeklerini denedim... Kesinlikle YUMMYYY!!! (Sezchuan usulü Dana, Zencefilli Çıtır Tavuk - bunlar benim şu ana kadar tespit ettiğim favorilerim ama daha hepsini deneme fırsatım olmadı!)
Servisleri 10 üzerinden 9,5! (Henüz ismine nail olamadık ama) restoran işletmecisi Çinli beyin son derece düzgün Türkçesi eşliğinde her masa ile tek tek ilgilenmesi de insanın keyfini katmerleyen bir unsur.
Ayrıca, fiyatları da insanın kalbine indiren seviyelerde değil.
Mai Ling... tavsiye ederim! Çin yemeği ve Sushi'den korkanlar, çekinenler, itici bulanlar, "dünyada çiğ balık yemem" diyenler, çatal varken çubuklarla cebelleşmeyi gereksiz bulanlar vs vs vs... Siz de bence en az bir kere uğrayın. Benim gibi önyargıların esiri olup, Mai Ling'in müthiş lezzetlerinden mahrum kalmayın!
MAİ LİNG'E YOLU DÜŞENLERE ŞİMDİDEN AFİYET OLSUN!
Etiketler:
Chinese,
Çin yemeği,
Kızıltoprak,
Mai Ling,
restoran,
Sushi
15 Eylül 2009 Salı
Alternatif KISIR Tarifi
Kışın kısır yapmaktan hoşlanmıyorum. Domatesler, salatalıklar lezzetsiz oluyor; üstelik kışın hormonlu sebze yemekten de hoşlanmıyorum. Ama kısırı da çok seviyorum; bazı günler canım şöyle bol acılı, ekşili kısır istiyor.
Ben de alternatif bir yöntem kullanıyorum; hem kışın hem de bazen yazın. Üstelik bu tarifte fazla malzeme yok, bazen evde malzeme bulamadığım ve sıkıştığım zamanlarda da bu yönteme başvurduğumu itiraf etmeliyim... Bu tarifin diğer bir güzel yanı da, kısırın tadının ve görünümünün çiğköfteye benzemesi! :)
Kullanacağınız malzemeler, ince bulgur, büyük bir domates salçası konservesi, bolca maydanoz, soğan, zeytinyağı, limon suyu ve/veya nar ekşisi ve kimyon, karabiber, kuru nane ve acı pul biber gibi baharatlar.
Öncelikle, normal kısır yapar gibi bulguru şişirmeniz gerekiyor. 2 su bardağı kadar ince bulguru üstü kapaklı bir kaba koyup, üzerine - sadece bulgurun her tarafını nemlendirecek kadar - kaynar su döküp kabın kapağını kapatın, bulgurları şişmeye bırakın.
İrice bir kuru soğanı çok ince ve küçük parçalar halinde doğrayın ya da çintin. Soğanı kavurmayacağınız için ne kadar ince ve küçük doğrayabilirseniz o kadar iyi olur.
Bolca (yarım demet kadar) maydanozu da çok ince doğrayın.
Bulgurlar şiştikten sonra, çinttiğiniz soğanları ve maydanozu bulgura ekleyin. Bu karışımı uzun uzun yoğurmanız gerekecek ve bunu yaparken de peyderpey alabileceği kadar salça ekleyeceksiniz. İlk etapta, soğan ve maydanozu bulgura karıştırırken yarım kutu salçayı da bu karışıma ekleyin ve karışımı yoğurmaya başlayın. Karışım iyice özleninceye kadar yoğurun. Soğanlar ve maydanozlar bulgurla iyice karışıp özleninceye kadar ve bulgurlar salçayı emecek kadar yoğurmanız gerekiyor. Salçanın yeterli olup olmadığını anlamak için tadına bakın. O kadar bol salça kullanmalısınız ki, daha içine hiç limon suyu karıştırmadan bile kısırın tadı ekşi gelmeli ve kıpkırmızı bir hal almalı (çiğ köfte gibi! hmmm leziz!). Eğer daha domates salçasını kaldırabileceğini düşünüyorsanız, salça ekleyerek yoğurmaya devam edin. Yeterince özlenip özlenmediğini anlamanın en kolay yolu da, bulgurun kolaylıkla ufak köfteler yapabilecek kadar yoğunlaşmasıdır.
Bulgur yeterince özlenip yoğrulduktan sonra biraz zeytinyağı ekleyin. Arzu ederseniz biraz limon suyu ve/veya nar ekşisi ekleyebilirsiniz ama dediğim gibi, salça zaten ekşi bir tad verecek, bu nedenle fazla limon suyu ya da nar ekşisi koymayın. Son olarak da bolca kuru nane ve arzu ederseniz biraz karabiber, kimyon ve acı kırmızı pul biber ekleyip bunlar da karışıncaya kadar tekrar yoğurun. Kimyon, bulgurun fazla gaz yapmasını engeller ama ben kısıra kimyon koymaktan fazla hoşlanmıyorum. Bu nedenle kimyon kararını size bırakıyorum. Ama kuru naneyi şiddetle tavsiye ederim, özellikle bu tarife çok yakışıyor. Acıyı da seviyorsanız mutlaka kırmızı pul biber koyun, tadı çiğköfteye daha yakın oluyor. Ve tabii ki, tuz... tuz atmayı unutmayın!
Yoğun bir karışım olduğundan, isterseniz kaşık kaşık tabaklara servis ederek, isterseniz ufak köfteler yaparak servis edebilirsiniz. Köftelere avuç içinizde şekil verebilir, mekik gibi irice köfteler yapabilirsiniz.
Bu arada, size iki ipucu:
Bu kısır, rakı sofrasına da çok yakışıyor; rakı masasına meze olarak da servis edebilirsiniz. Meze olarak yapacaksanız, az miktarda yapmanızı tavsiye ederim.
Diğer ipucum sunumla ilgili. Salamura ya da taze asma yaprağı ile kısır yemeyi hiç denediniz mi? Hani kısır veya çiğköfteyi marul içinde, marula sararak servis edersiniz ya... Asma yaprağı da kısıra çok yakışır, fakat bazı yöreler bunu bilmiyor sanırım.
Salamura asma yapraklarını tuzunu atması için kaynar suya sokup çıkarın. Ya da taze asma yapraklarını - çok körpe ve taze olanlarını - renkleri değişip yumuşayıncaya kadar bir taşım kaynatın. Bunları kısırı süslemek için kullanabilirsiniz. Kısırı yerken asma yaprağının içine sarıp yiyebilirsiniz. Ya da sunumda bir sürpriz yapabilirsiniz: hazırladığınız kısırı, yaprak sarması yapar gibi haşlanmış asma yapraklarının içine sarıp öyle servis edebilirsiniz mesela... misafirleriniz yaprak sarma yiyeceklerini zannedecekler, sarmaları ısırdıklarında ise kısırla karşılaşıp şaşıracaklardır.
Alternatif kısır tarifimi denemeye karar verirseniz, ellerinize sağlık ve afiyet olsun!
Ben de alternatif bir yöntem kullanıyorum; hem kışın hem de bazen yazın. Üstelik bu tarifte fazla malzeme yok, bazen evde malzeme bulamadığım ve sıkıştığım zamanlarda da bu yönteme başvurduğumu itiraf etmeliyim... Bu tarifin diğer bir güzel yanı da, kısırın tadının ve görünümünün çiğköfteye benzemesi! :)
Kullanacağınız malzemeler, ince bulgur, büyük bir domates salçası konservesi, bolca maydanoz, soğan, zeytinyağı, limon suyu ve/veya nar ekşisi ve kimyon, karabiber, kuru nane ve acı pul biber gibi baharatlar.
Öncelikle, normal kısır yapar gibi bulguru şişirmeniz gerekiyor. 2 su bardağı kadar ince bulguru üstü kapaklı bir kaba koyup, üzerine - sadece bulgurun her tarafını nemlendirecek kadar - kaynar su döküp kabın kapağını kapatın, bulgurları şişmeye bırakın.
İrice bir kuru soğanı çok ince ve küçük parçalar halinde doğrayın ya da çintin. Soğanı kavurmayacağınız için ne kadar ince ve küçük doğrayabilirseniz o kadar iyi olur.
Bolca (yarım demet kadar) maydanozu da çok ince doğrayın.
Bulgurlar şiştikten sonra, çinttiğiniz soğanları ve maydanozu bulgura ekleyin. Bu karışımı uzun uzun yoğurmanız gerekecek ve bunu yaparken de peyderpey alabileceği kadar salça ekleyeceksiniz. İlk etapta, soğan ve maydanozu bulgura karıştırırken yarım kutu salçayı da bu karışıma ekleyin ve karışımı yoğurmaya başlayın. Karışım iyice özleninceye kadar yoğurun. Soğanlar ve maydanozlar bulgurla iyice karışıp özleninceye kadar ve bulgurlar salçayı emecek kadar yoğurmanız gerekiyor. Salçanın yeterli olup olmadığını anlamak için tadına bakın. O kadar bol salça kullanmalısınız ki, daha içine hiç limon suyu karıştırmadan bile kısırın tadı ekşi gelmeli ve kıpkırmızı bir hal almalı (çiğ köfte gibi! hmmm leziz!). Eğer daha domates salçasını kaldırabileceğini düşünüyorsanız, salça ekleyerek yoğurmaya devam edin. Yeterince özlenip özlenmediğini anlamanın en kolay yolu da, bulgurun kolaylıkla ufak köfteler yapabilecek kadar yoğunlaşmasıdır.
Bulgur yeterince özlenip yoğrulduktan sonra biraz zeytinyağı ekleyin. Arzu ederseniz biraz limon suyu ve/veya nar ekşisi ekleyebilirsiniz ama dediğim gibi, salça zaten ekşi bir tad verecek, bu nedenle fazla limon suyu ya da nar ekşisi koymayın. Son olarak da bolca kuru nane ve arzu ederseniz biraz karabiber, kimyon ve acı kırmızı pul biber ekleyip bunlar da karışıncaya kadar tekrar yoğurun. Kimyon, bulgurun fazla gaz yapmasını engeller ama ben kısıra kimyon koymaktan fazla hoşlanmıyorum. Bu nedenle kimyon kararını size bırakıyorum. Ama kuru naneyi şiddetle tavsiye ederim, özellikle bu tarife çok yakışıyor. Acıyı da seviyorsanız mutlaka kırmızı pul biber koyun, tadı çiğköfteye daha yakın oluyor. Ve tabii ki, tuz... tuz atmayı unutmayın!
Yoğun bir karışım olduğundan, isterseniz kaşık kaşık tabaklara servis ederek, isterseniz ufak köfteler yaparak servis edebilirsiniz. Köftelere avuç içinizde şekil verebilir, mekik gibi irice köfteler yapabilirsiniz.
Bu arada, size iki ipucu:
Bu kısır, rakı sofrasına da çok yakışıyor; rakı masasına meze olarak da servis edebilirsiniz. Meze olarak yapacaksanız, az miktarda yapmanızı tavsiye ederim.
Diğer ipucum sunumla ilgili. Salamura ya da taze asma yaprağı ile kısır yemeyi hiç denediniz mi? Hani kısır veya çiğköfteyi marul içinde, marula sararak servis edersiniz ya... Asma yaprağı da kısıra çok yakışır, fakat bazı yöreler bunu bilmiyor sanırım.
Salamura asma yapraklarını tuzunu atması için kaynar suya sokup çıkarın. Ya da taze asma yapraklarını - çok körpe ve taze olanlarını - renkleri değişip yumuşayıncaya kadar bir taşım kaynatın. Bunları kısırı süslemek için kullanabilirsiniz. Kısırı yerken asma yaprağının içine sarıp yiyebilirsiniz. Ya da sunumda bir sürpriz yapabilirsiniz: hazırladığınız kısırı, yaprak sarması yapar gibi haşlanmış asma yapraklarının içine sarıp öyle servis edebilirsiniz mesela... misafirleriniz yaprak sarma yiyeceklerini zannedecekler, sarmaları ısırdıklarında ise kısırla karşılaşıp şaşıracaklardır.
Alternatif kısır tarifimi denemeye karar verirseniz, ellerinize sağlık ve afiyet olsun!
Etiketler:
bulgur,
çiğköfte,
kısır,
kolay tarif,
meze
13 Eylül 2009 Pazar
Et ve Sebze Yemeklerinin Yanına Basit Bir Garnitür
Misafirlerinize hafif bir yemek hazırlamak istiyorsanız ya da rejim yapıyor ve fazla kalorili olmayan sıcak birşeyler yemek istiyorsanız, işte size yapımı çok kolay ve kısa süren fakat lezzetli bir garnitür tarifi:
Öncelikle ihtiyacınız olan bezelye, havuç ve patatesten oluşan bir kavanoz konserve. Küçük cam kavanozlarda satılan, pek de lezzetli gibi gözükmeyen bu karışımı lezzetli bir hale getirmek çok kolay.
Teflon bir tavaya biraz zeytinyağı döküp tavayı ısıtmaya başlayın. İrice bir baş soğanı, yarım halkalar halinde doğrayıp ısınmış tavaya koyun. Soğanları harlı ateşte hızlıca kavurun. Eğer diri soğan yemeyi seviyorsanız, fazla kavurmanıza gerek yok, soğanların pembeleşmesi yeterli. Ben, biraz karamelize olmuş soğanı tercih ederim, biraz fazla kavururum, renkleri kahverengine dönmeye başlar. Soğanlar arzu ettiğiniz kadar kavrulunca, tavanın altını kısık ateşe alın.
Bezelye, havuç, patetes karışımı konserveyi bir süzgeç yardımıyla iyice süzüp, kavrulmakta olan soğana ekleyin; tavanın altını tekrar harlı ateşe alın. Bezelye ve havuçlar suyunu tamamıyla kaybedip kavruluncaya kadar tavadaki bu karışımı karıştırmaya devam edin.
Ateşten almadan hemen önce biraz karabiber ve tuz atın. Bu garnitür ızgara tavuk ve etin yanına çok yakışır ve pilav, makarna gibi fazla kalorili yan yemeklere hoş bir alternatiftir.
Afiyet, şeker olsun! :)
Öncelikle ihtiyacınız olan bezelye, havuç ve patatesten oluşan bir kavanoz konserve. Küçük cam kavanozlarda satılan, pek de lezzetli gibi gözükmeyen bu karışımı lezzetli bir hale getirmek çok kolay.
Teflon bir tavaya biraz zeytinyağı döküp tavayı ısıtmaya başlayın. İrice bir baş soğanı, yarım halkalar halinde doğrayıp ısınmış tavaya koyun. Soğanları harlı ateşte hızlıca kavurun. Eğer diri soğan yemeyi seviyorsanız, fazla kavurmanıza gerek yok, soğanların pembeleşmesi yeterli. Ben, biraz karamelize olmuş soğanı tercih ederim, biraz fazla kavururum, renkleri kahverengine dönmeye başlar. Soğanlar arzu ettiğiniz kadar kavrulunca, tavanın altını kısık ateşe alın.
Bezelye, havuç, patetes karışımı konserveyi bir süzgeç yardımıyla iyice süzüp, kavrulmakta olan soğana ekleyin; tavanın altını tekrar harlı ateşe alın. Bezelye ve havuçlar suyunu tamamıyla kaybedip kavruluncaya kadar tavadaki bu karışımı karıştırmaya devam edin.
Ateşten almadan hemen önce biraz karabiber ve tuz atın. Bu garnitür ızgara tavuk ve etin yanına çok yakışır ve pilav, makarna gibi fazla kalorili yan yemeklere hoş bir alternatiftir.
Afiyet, şeker olsun! :)
Adı Zor Kendisi Faydalı Bir Bitki: Kantarun, Kantaron ya da Binbirdelik Otu
Ben Kanturun adıyla tanıdım; araştırdıkça farklı isimlerle ya da söylenişlerle karşılaştım: Kantaron, Kantarun, Binbirdelik Otu, Kanotu, Kılıçotu, Mayasılotu, Yaraotu, ve eminim başka isimleri de vardır. İlginizi çekerse diye de belirtmeden geçemeyeceğim: bitkinin latince ismi Hypericum Perforatum L.
Toroslar'da yaygın olarak yetiştiği belirtiliyor. E ben de Toroslar'ın eteklerinde büyümüş birisi olarak, sizlerle paylaşma ihtiyacı hissettim. Neden mi? Çok faydalı da ondan.
Bu bitkinin en belirgin özelliği hücre yenilenmesini desteklemesi. Başlarda sadece haricen kullanıldığını ve cilde iyi geldiğini zannediyordum, ama araştırdıkça çok başka amaçlarla da kullanıldığını öğrendim. Depresyon tedavisinde rahatlatıcı ve sakinleştirici olarak, mide rahatsızlıkları, kesikler, ezikler, eklem ağrıları, antiseptik, kanama durdurucu, güneş yanmaları, vs vs vs. Bütün bu iyileştirici özelliklerinden uzun uzun bahsedecek değilim, hem tıbbi açıdan sizlere bu tür bir telkinde bulunmam da uygun değil, bu konuda tıbbi bir altyapım yok. Sizlere ancak kendi uygulamalarımızdan bahsedebilirim, ki bu da şimdilik yeterli olacaktır sanıyorum.
Bizim ailecek kantaronla tanışmamız, annemin cildinde yaşadığı bir rahatsızlık sonucu oldu. Geçirdiği bir ameliyatın ardından, ayak tabanları toprak gibi kuruyup çatlıyordu. Cildiyeci doktorların verdiği bazı ilaçları kullandı ama bunlar pek etkili olmadı. Daha sonra, eczacı bir arkadaşının tavsiyesi üzerine, kantaron yağı kullanmaya başladı ve mucizevi bir şekilde tabanlarındaki kuruma geçmeye başladı. Daha sonraları annem kendi için aldığı yağdan bana da küçük ilaç şişeleri içinde getirmeye başladı; ne yalan söyleyeyim, ben önceleri pek kaale almadım. Önce ufak yanıklar üzerinde denedim; hani şu alelacele yemek yaparken parmağınızı veya dirseğinizi yakarsınız, o telaş içinde farketmezsiniz de sonradan kızarır, su toplar, tabirimi mazur görün bir "pain in the ass" haline gelir ya... işte öyle ufak yanıklardan bahsediyorum. Gerçekten de bu tür yanıklarda, 1 - 2 gün içinde etkisini gösteriyor bu "kantaron yağı" denilen mucizevi ilaç.
Fakat, kendisinin önünde saygıyla eğildim an, ciddi bir güneş yanığı yaşadığım günün akşamında oldu. Bir Ağustos günü, cehennem gibi Akdeniz güneşinin altında tekne gezisine çıkmıştık. Tekne üzerinde, rüzgarın etkisiyle ve kısa süreli tatilimde hemen bronzlaşabilmek azmiyle farketmeden ciddi şekilde yanmışım. Tekneden inip dolmuşla eve giderken yolda hissetmeye başladım yandığımı. Tenime sanki binlerce iğne batıp duruyordu. Hem alev alev yanarken hem de aynı zamanda titreyerek üşüdüğünüzü hissettiniz mi hiç? Hiç tavsiye etmem! Eve gittiğimizde, annem kantaron yağı sürmeyi önerdi. O kadar çaresizdim ki, reddetmek gibi bir şansım yoktu. Annem güzelce kantaron yağıyla sırtımı, omuzlarımı ovdu. 1 -2 saat içinde acım biraz dinmişti ve ertesi sabah ise yanıklarım tamamiyle "normale dönmüştü".
O gün bu gündür, kantaronun bu mucizevi etkilerine merak edip, okuyup duruyorum. Geçenlerde ise tesadüfen internette kantaronun kanser tedavisinde kullanılmasının mümkün olup olmadığının araştırılmakta olduğunu okudum. Bu yazı ile karşılaşmadan önce ben de düşünüp duruyordum; "Madem hücre yenilenmesinde bu kadar etkili, neden kanser tedavisinde kullanılmasın?" diye. Henüz araştırmalar bir sonuç vermemiş, ama bence yakındır.
Tedavi için kullanmanın yanısıra, kantaron yağını "kozmetik" amaçlarla da kullabilirsiniz. Cildi çok tazeleyici bir özelliği var. Ben haftada birkaç kere yüzüme, banyolardan sonra da cildime uyguluyorum. Bende bir placebo etkisi olup olmadığını bilemiyorum ama, sivilcelere iyi geliyor, cildi pürüzsüzleştiriyor; ya da mesela kaşlarımda dökülmeler olduğu dönemlerde kaşlarıma sürüyorum, faydasını görüyorum. Yakın zamanda saç diplerime bile uygulamaya başladım; saç dökülmelerini, saç derisindeki kurumaları ve kepeklenmeyi tedavi ettiği söyleniyor. Banyoya girmeden yarım - bir saat önce saç diplerinize uygulayarak cildinizin emmesini sağlayıp daha sonra da saçlarınızı yıkayarak uygulayabilirsiniz.
Kantaron yağını nasıl temin edebileceğinize gelince... aktarlarda satılıyormuş. Fakat ben her zaman olduğu gibi "ev yapımı" olanını tercih ediyorum; annem sağolsun! Cam bir kavanoza kurutulmuş kantaron dallarını doldurup üzerini sızma (doğal) zeytinyağı ile dolduruyor ve bir süre bitkilerin özünü yağa bırakmasını bekliyorsunuz. Zaten yağ bu süre içinde renk değiştiriyor; koyu turuncu bir renk alıyor.
Yağını çıkarmanın haricinde, çayını yapıp içenler de varmış; ama ben çayını hiç denemedim.
Benim asıl merak ettiğim ise, kantaronu yemek tariflerine nasıl dahil edebileceğim! :)
Hepinize şifalı günler dilerim.
Toroslar'da yaygın olarak yetiştiği belirtiliyor. E ben de Toroslar'ın eteklerinde büyümüş birisi olarak, sizlerle paylaşma ihtiyacı hissettim. Neden mi? Çok faydalı da ondan.
Bu bitkinin en belirgin özelliği hücre yenilenmesini desteklemesi. Başlarda sadece haricen kullanıldığını ve cilde iyi geldiğini zannediyordum, ama araştırdıkça çok başka amaçlarla da kullanıldığını öğrendim. Depresyon tedavisinde rahatlatıcı ve sakinleştirici olarak, mide rahatsızlıkları, kesikler, ezikler, eklem ağrıları, antiseptik, kanama durdurucu, güneş yanmaları, vs vs vs. Bütün bu iyileştirici özelliklerinden uzun uzun bahsedecek değilim, hem tıbbi açıdan sizlere bu tür bir telkinde bulunmam da uygun değil, bu konuda tıbbi bir altyapım yok. Sizlere ancak kendi uygulamalarımızdan bahsedebilirim, ki bu da şimdilik yeterli olacaktır sanıyorum.
Bizim ailecek kantaronla tanışmamız, annemin cildinde yaşadığı bir rahatsızlık sonucu oldu. Geçirdiği bir ameliyatın ardından, ayak tabanları toprak gibi kuruyup çatlıyordu. Cildiyeci doktorların verdiği bazı ilaçları kullandı ama bunlar pek etkili olmadı. Daha sonra, eczacı bir arkadaşının tavsiyesi üzerine, kantaron yağı kullanmaya başladı ve mucizevi bir şekilde tabanlarındaki kuruma geçmeye başladı. Daha sonraları annem kendi için aldığı yağdan bana da küçük ilaç şişeleri içinde getirmeye başladı; ne yalan söyleyeyim, ben önceleri pek kaale almadım. Önce ufak yanıklar üzerinde denedim; hani şu alelacele yemek yaparken parmağınızı veya dirseğinizi yakarsınız, o telaş içinde farketmezsiniz de sonradan kızarır, su toplar, tabirimi mazur görün bir "pain in the ass" haline gelir ya... işte öyle ufak yanıklardan bahsediyorum. Gerçekten de bu tür yanıklarda, 1 - 2 gün içinde etkisini gösteriyor bu "kantaron yağı" denilen mucizevi ilaç.
Fakat, kendisinin önünde saygıyla eğildim an, ciddi bir güneş yanığı yaşadığım günün akşamında oldu. Bir Ağustos günü, cehennem gibi Akdeniz güneşinin altında tekne gezisine çıkmıştık. Tekne üzerinde, rüzgarın etkisiyle ve kısa süreli tatilimde hemen bronzlaşabilmek azmiyle farketmeden ciddi şekilde yanmışım. Tekneden inip dolmuşla eve giderken yolda hissetmeye başladım yandığımı. Tenime sanki binlerce iğne batıp duruyordu. Hem alev alev yanarken hem de aynı zamanda titreyerek üşüdüğünüzü hissettiniz mi hiç? Hiç tavsiye etmem! Eve gittiğimizde, annem kantaron yağı sürmeyi önerdi. O kadar çaresizdim ki, reddetmek gibi bir şansım yoktu. Annem güzelce kantaron yağıyla sırtımı, omuzlarımı ovdu. 1 -2 saat içinde acım biraz dinmişti ve ertesi sabah ise yanıklarım tamamiyle "normale dönmüştü".
O gün bu gündür, kantaronun bu mucizevi etkilerine merak edip, okuyup duruyorum. Geçenlerde ise tesadüfen internette kantaronun kanser tedavisinde kullanılmasının mümkün olup olmadığının araştırılmakta olduğunu okudum. Bu yazı ile karşılaşmadan önce ben de düşünüp duruyordum; "Madem hücre yenilenmesinde bu kadar etkili, neden kanser tedavisinde kullanılmasın?" diye. Henüz araştırmalar bir sonuç vermemiş, ama bence yakındır.
Tedavi için kullanmanın yanısıra, kantaron yağını "kozmetik" amaçlarla da kullabilirsiniz. Cildi çok tazeleyici bir özelliği var. Ben haftada birkaç kere yüzüme, banyolardan sonra da cildime uyguluyorum. Bende bir placebo etkisi olup olmadığını bilemiyorum ama, sivilcelere iyi geliyor, cildi pürüzsüzleştiriyor; ya da mesela kaşlarımda dökülmeler olduğu dönemlerde kaşlarıma sürüyorum, faydasını görüyorum. Yakın zamanda saç diplerime bile uygulamaya başladım; saç dökülmelerini, saç derisindeki kurumaları ve kepeklenmeyi tedavi ettiği söyleniyor. Banyoya girmeden yarım - bir saat önce saç diplerinize uygulayarak cildinizin emmesini sağlayıp daha sonra da saçlarınızı yıkayarak uygulayabilirsiniz.
Kantaron yağını nasıl temin edebileceğinize gelince... aktarlarda satılıyormuş. Fakat ben her zaman olduğu gibi "ev yapımı" olanını tercih ediyorum; annem sağolsun! Cam bir kavanoza kurutulmuş kantaron dallarını doldurup üzerini sızma (doğal) zeytinyağı ile dolduruyor ve bir süre bitkilerin özünü yağa bırakmasını bekliyorsunuz. Zaten yağ bu süre içinde renk değiştiriyor; koyu turuncu bir renk alıyor.
Yağını çıkarmanın haricinde, çayını yapıp içenler de varmış; ama ben çayını hiç denemedim.
Benim asıl merak ettiğim ise, kantaronu yemek tariflerine nasıl dahil edebileceğim! :)
Hepinize şifalı günler dilerim.
Etiketler:
doğal ilaçlar,
kantaron yağı,
şifalı bitkiler
8 Eylül 2009 Salı
Mercimekli Bulgur Pilavı
Hiç denediniz mi? Mercimekli bulgur pilavı... Hazırlanması çok kolaydır, fakat değişik bir lezzet sunar.
Önceden bir miktar yeşil mercimek haşlamanız gerekiyor. Hazırlayacağınız pilav için, 1 su bardağı mercimek yeter de artar bile. Arzu ederseniz, daha fazlasını da haşlayarak, kullanmadığınız kısmını buzlukta saklayabilirsiniz.
Mercimekler haşlandıktan sonra, bir su bardağı kadar pilavlık (iri) bulguru, sudan geçirerek yıkayın. Pilav pişireceğiniz tencereye biraz sıvı yağ koyun, bulguru da ekleyip şöyle bir çevirin, hafifçe bulgurları kavurun. Bulgurları biraz kavurarak yaptığınız pilav, nedense daha lezzetli oluyor; sanırım nişastası ortaya çıkıyor. Bulgurları kavurmanız bittikten sonra, 1 ölçek bulgura 1,5 ölçek oranında kaynamış suyu bulgurların üzerine dökün. Biraz tuz atın. Ve haşlanmış mercimekleri de ekleyip tencerenin kapağını hemen kapatın. Tencerenin altını en kısık ateşe alın, kendi halinde 15 - 20 dakika kadar, suyunu tamamen çekinceye kadar pişsin.
"Bu kadar mı?" diye soracaksınız... Henüz püf noktasını vermedim:
Bu bulgur pilavını lezzetli kılan ayrıntısı, kavrulmuş soğan.
Pilavı ocakta pişmeye bıraktığınızda, 1 baş kuru soğanı yarım ya da çeyrek halkalar halinde doğrayın. Eğer iri soğanları sevmiyorsanız, daha küçük de doğrayabilirsiniz. Ayrı bir kapta, bolca zeytinyağ (ya da sıvı yağ) içinde bu soğanları karamelize oluncaya kadar kavurun.
Pilavınız pişip demlendikten sonra, servise hazırlarken kavurduğunuz soğanları da isterseniz pilavın üzerine yayarak dekoratif ve iştah açan bir görünüm sağlayabilir, isterseniz pilavın içine karıştırarak servis edebilirsiniz.
Annem ve ben kavrulmuş soğanı sadece servis edeceğimiz kadar pilavın üzerine yayarak sunmayı tercih ediyoruz. Yani, pilavı çokça yapmışsak ve hepsi hemen yenmeyecekse, yenmeyecek kısmını ayırıp soğan karıştırmadan dolapta saklıyor, bir daha yeneceğinde tekrar soğan kavurup taze taze servis ediyoruz; böylece pilavın da tadı yenilenmiş oluyor. Biraz daha zahmetli ama çok daha lezzetli oluyor.
Mercimekli bulgur pilavı yapmaya karar verirseniz, şimdiden ellerinize sağlık ve afiyet olsun!
Önceden bir miktar yeşil mercimek haşlamanız gerekiyor. Hazırlayacağınız pilav için, 1 su bardağı mercimek yeter de artar bile. Arzu ederseniz, daha fazlasını da haşlayarak, kullanmadığınız kısmını buzlukta saklayabilirsiniz.
Mercimekler haşlandıktan sonra, bir su bardağı kadar pilavlık (iri) bulguru, sudan geçirerek yıkayın. Pilav pişireceğiniz tencereye biraz sıvı yağ koyun, bulguru da ekleyip şöyle bir çevirin, hafifçe bulgurları kavurun. Bulgurları biraz kavurarak yaptığınız pilav, nedense daha lezzetli oluyor; sanırım nişastası ortaya çıkıyor. Bulgurları kavurmanız bittikten sonra, 1 ölçek bulgura 1,5 ölçek oranında kaynamış suyu bulgurların üzerine dökün. Biraz tuz atın. Ve haşlanmış mercimekleri de ekleyip tencerenin kapağını hemen kapatın. Tencerenin altını en kısık ateşe alın, kendi halinde 15 - 20 dakika kadar, suyunu tamamen çekinceye kadar pişsin.
"Bu kadar mı?" diye soracaksınız... Henüz püf noktasını vermedim:
Bu bulgur pilavını lezzetli kılan ayrıntısı, kavrulmuş soğan.
Pilavı ocakta pişmeye bıraktığınızda, 1 baş kuru soğanı yarım ya da çeyrek halkalar halinde doğrayın. Eğer iri soğanları sevmiyorsanız, daha küçük de doğrayabilirsiniz. Ayrı bir kapta, bolca zeytinyağ (ya da sıvı yağ) içinde bu soğanları karamelize oluncaya kadar kavurun.
Pilavınız pişip demlendikten sonra, servise hazırlarken kavurduğunuz soğanları da isterseniz pilavın üzerine yayarak dekoratif ve iştah açan bir görünüm sağlayabilir, isterseniz pilavın içine karıştırarak servis edebilirsiniz.
Annem ve ben kavrulmuş soğanı sadece servis edeceğimiz kadar pilavın üzerine yayarak sunmayı tercih ediyoruz. Yani, pilavı çokça yapmışsak ve hepsi hemen yenmeyecekse, yenmeyecek kısmını ayırıp soğan karıştırmadan dolapta saklıyor, bir daha yeneceğinde tekrar soğan kavurup taze taze servis ediyoruz; böylece pilavın da tadı yenilenmiş oluyor. Biraz daha zahmetli ama çok daha lezzetli oluyor.
Mercimekli bulgur pilavı yapmaya karar verirseniz, şimdiden ellerinize sağlık ve afiyet olsun!
Etiketler:
bulgur,
bulgur pilavı,
lezzet,
mercimek,
pilav,
yemek,
yemek tarifi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
